BM Raporu

BM raporu: İnsanlık kendi geçim kaynaklarını yok ediyor

Bir milyon bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Birleşmiş Milletler’in (BM) raporunda başta tarım olmak üzere acilen köklü değişiklikler yapılması talep ediliyor.

BM’nin raporuna göre bir milyon bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Biyolojik çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES), dünya genelindeki canlı türlerine ilişkin bin 800 sayfalık raporunu Pazartesi günü Paris’te açıkladı. Raporda başta tarım alanında olmak üzere acilen köklü değişiklikler yapılması gerektiği konusunda uyarıda bulunularak insanlığın kendi geçim kaynaklarını zarar verip yok ettiği belirtiyor.   

Bilim insanlarının tahminen 8 milyon türün durumu hakkında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırması tarımcılık, tüketim ve doğayı koruma alanında acil değişiklikler yapılması gerektiğini ortaya koyuyor.

BM, biyoçeşitlilik uzmanları paneli başkanı Robert Watson, türlerin yok olmasının en az iklim değişikliği kadar insanlığı tehdit ettiğini belirtti. Watson gıda güvenliği, sağlığı ve kalitesinin türlerin yok olması nedeniyle risk altında olduğunu vurguladı. 

BM araştırmacılarına göre en fazla böcekler tehdit altında. Avrupa’da böceklerin sayısı son otuz yılda yüzde 80 oranında azaldı. Mercanlar da uzmanlara göre yok olmak üzere.

Türlerin zarar görmesinin sebebi insanlar

BM raporu tarımcılık, ağaçların kesilmesi, madencilik, balıkçılık ve avcılığın türlerin yok olmasının başlıca sebebi olduğunu gösteriyor. 

Ekonominin büyümeyi değil yaşam kalitesini öne çıkarmak gerektiğini dile getiren uzmanlar, sürdürülebilir tarımcılık, balıkçılıkta etkili kota uygulamaları ve doğanın korunması için yapılan kamu yardımlarında reforma gidilmesini öneriyor.

Raporun sonuçları yankı buldu

Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze, iklimi koruma konusunda olduğu gibi dünya genelinde “türlerin korunması anlaşması” yapılmasını önerdi. Schulze değişiklikleri hayata geçirme konusunda tarım teşviklerinin etkili bir araç olabileceğini savundu.

Yeşiller Partisi çevre koruma sözcüsü Steffi Lemke de Alman hükümetinden biyoçeşitliliğin korunması için tarım alanında değişim istedi ve neonikotinoid ile glifosat gibi tarım zehirlerinin artık kullanılmaması konusunda uyardı.  

Çevre koruma örgütü BUND, siyasetçilerin bakış açısını değiştirmesi gerektiğini ve devamlı ekonomik büyüme yerine sürdürülebilirliği öne çıkarmalarını istedi. Bir diğer çevre koruma örgütü Greenpeace sözcüsü Eric Darier, et yemekten feragat edilmesi çağrısında bulundu.

AFP/DK, BK

© Deutsche Welle Türkçe

LİYAKAT, İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ve TARIM

BLOOMBERG
İRFAN DONAT

Aslında yazının ana konusu küresel iklim değişikliğinin tarım sektörüne etkisi.

Ama hangi mesele olursa olsun ya da meselelere hangi açıdan bakarsak bakalım konu bir şekilde liyakata uzanıyor.

Lafı fazla dolaştırmadan konuya girelim…
Son haftalarda Türkiye’nin farklı bölgelerinden dolu, aşırı yağış ve sel haberleri sıkça gelmeye başladı. Mesela sadece son bir hafta içerisinde Nevşehir, Ardahan, Denizli, Kırklareli, Yozgat, Aydın, Isparta, Çankırı, Kırşehir dahil yaklaşık 10-12 farklı bölgeden tarım arazilerinde hasara yol açan ve farklı ürünlerde rekolte kayıpları yaratan doğa afetleri haberleri geldi.

Tarım Sigortaları Havuzu (TARSİM) de bu yılın ilk 6 aylık döneminde 81 ilin tamamından toplam 245 bin civarında hasar ihbarı alındığını açıkladı.
En fazla hasar ihbarı sırasıyla dolu, don, fırtına, sel-su baskını afetlerinden kaynaklanıyor.

Bu doğa afetlerinden en çok etkilenen illerin başında ise Malatya, Manisa, Konya ve Antalya geliyor.

Biz de küresel iklim değişikliğinin tarım sektörüne etkisi ve önümüzdeki döneme dair riskleri İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ile konuştuk.

Önemli uyarılarda bulunan Prof. Dr. Kadıoğlu ile Bloomberg HT ekranlarında yaptığımız sohbetin linkini yazının sonunda paylaştık. Merak edenler izleyebilir.

Bu yazımızda ise sohbetin deşifresinden ziyade Prof. Dr. Kadıoğlu’nun satır aralarında yaptığı önemli tespit ve uyarıları sizlere aktarmak istiyoruz.

Sohbetimiz sırasında Prof. Dr. Kadıoğlu’na üniversitelerde bu alanda kapsamlı ve sonuç odaklı çalışmalar yapılıp yapılmadığını soruyoruz.
Zira, küresel iklim değişikliğinin tarıma etkileri konusu sadece ziraat fakültelerini ilgilendirmiyor, sadece meteoroloji mühendisliğinin de konusu değil. Çevre ve gıda mühendisliğinden, inşaat mühendisliğine, iktisattan istatistiğe kadar birçok alanı yakından ilgilendiriyor.

Herkesin bir araya geldiği, konuyu kendi açılarından ele alıp resmin tamamını ortaya koyan multidisipliner yaklaşıma ihtiyaç olduğu aşikar.
Hatta üniversitelerdeki disiplinler arası çalışma da tek başına yeterli değil.

Üniversitedeki çalışmalara ek olarak sektörlerin diğer paydaşlarına da düşen görevler, ev ödevleri var. Kamu, özel sektör, çiftçi örgütleri, üniversite, sivil toplum kuruluşları dahil herkes elini taşın altına koymak zorunda.İşte bu konuyu açınca Prof. Dr. Kadıoğlu üzerinde düşünülmesi gereken önemli noktalara değiniyor.

MULTİDİSİPLİNER YAKLAŞIM YOK
Sorumuz üzerine gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki farkın temel nedenine değinen Prof. Dr. Kadıoğlu, “Gelişmemiş ülkelerde, uzmanlarla uygulayıcılar arasında köprü yok. Biz de Türkiye’de sinerji oluşturamıyor ve idareyi kuramıyoruz. Aslında yönetişimin amacı da bu sinerjiyi yaratmak ve idareyi doğru sağlamak” diyor.

Prof. Dr. Kadıoğlu devam ediyor: “Herkes kendi adamını buluyor ve onunla çalışmak istiyor. Üniversitedeki eğitimler de öyle. Örneğin X mühendisliğinde bütün dersleri o X mühendisliğinde olan akademisyenler veriyor. Düşünün, bir araba yapıyorsunuz ama arabanın motorundan lastiğine kadar her şeyini kaportacı yapıyor. Bu araba yürür mü? Türkiye’de bu mikro-milliyetçilik, mutaassıplık anlayışı çok yaygın. Herkesin kendi alanında bir krallığı mevcut. Kurtarılmış bölgeler oluşturup ‘küçük olsun benim olsun’ mantığı hakim.”

“Türkiye’de her türlü kaynak var ama bu kaynağı yönetecek, bir araya getirip çalıştıracak bir irademiz yok” diyen Prof. Dr. Kadıoğlu, tespitlerini şöyle sürdürüyor: “İklim değişikliği disiplinler arası bir konu. Biz, iklim verilerini üretir ve senaryoları ortaya koyarız. Biri alır bunu sağlık sektörüne uygular, diğeri tarıma, bir başkası turizm sektörüne uygular.”

“HERKES HER ŞEYİ YAPAR HALE GELDİ”
Türkiye’de kişisel ilişkilerin çok öne çıktığından ve liyakatin arka planda kaldığından yakınan Prof. Dr. Kadıoğlu, Türkiye’de profesör unvanı ile her türlü işin birilerine ihale edilebildiğini söylüyor.

“Herkes her şeyi yapar hale geldi” diyen Kadıoğlu, “Türkiye’de uzmanlık kalmadı. ‘Eğer profesör ise her şeyi biliyordur’ mantığı hakim. Türkiye’nin en büyük sıkıntısı budur. Uzmanlığa saygı kalmadı. Dolayısıyla iklim çalışmaları da hakkıyla yapılamıyor” tespitinde bulunuyor.

“Çevre ve Şehircilik Bakanlığı dahil bir çok bakanlıkta iklim değişikliğiyle ilgili şube ya da birimlerin olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Kadıoğlu, “Ama hiçbirinde bir tane meteoroloji uzmanı yok. Yoksa Türkiye zaten bu halde olmazdı” diye konuşuyor.

Farklı uzmanlık alanlarında multidisipliner yaklaşımla uzmanların bir araya getirilerek bir ekip kurulması yerine ‘tanıdık’ ya da ‘arkadaşların’ bir yerlere getirilerek ekiplerin oluşturduğunu ifade eden Prof. Dr. Kadıoğlu, bakış açısının kökten değişmesi gerektiği görüşünde.

Aslında Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun tespitlerini ilk kez duymuyoruz.
Çoğumuz da mevcut anlayış ve yaklaşıma birçok alanda şahit oluyor.
Biz de iklim değişikliğinin tarım sektörüne etkisi konusunu gündeme getirirken somut örnekler üzerinden bu tespitleri hatırlatmak istedik.

İrfan Donat
Bloomberg HT Tarım Editörü
idonat@bloomberght.com

Çevresel tehlikeler, Avrupa’da bulunan hassas grupları nasıl etkilemektedir? Aleksandra Kazmierczak

Düşük gelir grubunda olanlar, yaşlılar ve çocuklar dahil olmak üzere, Avrupa’nın en hassas nüfus gruplarını hava ve gürültü kirliliği ve aşırı sıcaklıklar gibi çevresel tehlikelerden daha iyi korumak için hedefe yönelik eylemler gerekmektedir. Avrupa Çevre Ajansı (AÇA) iklim değişikliği uyum uzmanı Aleksandra Kazmierczak, sosyal ve demografik eşitsizlikler ile hava kirliliği, gürültü ve temel çevresel tehlikelere maruziyet arasındaki bağlantıları değerlendiren yeni AÇA raporunun başlıca bulgularını açıkladı.

Rapordaki temel bulgular nelerdir?
“Eşit olmayan derecelerde maruziyet ve eşit olmayan etkiler: Avrupa’da hava kirliliği, gürültü ve aşırı sıcaklıklara yönelik sosyal hassasiyet” başlıklı AÇA raporuen dört temel mesaj içermektedir. Bunlardan ilki, sosyo-ekonomik durumları veya yaşları bakımından halihazırda dezavantajlı olan kişilerin de raporda ele aldığımız çevresel tehlikelerden orantısız bir şekilde etkileniyor olmalarıdır. İkincisi, en dezavantajlı bölgelerin bulunduğu ve kirliliğin yoğunlaştığı yerler bakımından Avrupa genelinde büyük bölgesel farklılıkların olmasıdır. Bazı bölgeler nispeten daha zengin ve daha az kirliyken, diğerleri daha fakir veya daha fazla dezavantaja sahip, daha kirli ve aşırı sıcaklıklara maruz kalmaktadır. Raporda vurgulanan bir diğer önemli nokta, AB olarak, Avrupa politikalarında hassasiyet ile mücadele konusunda iyi bir temele sahip olmamıza rağmen, uygulama açısından daha fazla çaba gösterilmesi gerekmektedir. Bu oldukça acil bir meseledir, zira bu eşitsizliklerin en azından bir kısmının gelecekte de devam etmesi muhtemeldir. Dolayısıyla, raporun vurguladığı son nokta, yerel, ulusal ve Avrupa düzeyinde harekete geçmemiz gerektiğidir.
Bu eşitsizlikleri ve etkilerini ele almak için ne tür eylemler yürütülmektedir?

Sosyal korunmasızlık ve çevresel tehlikelere maruziyet konusunda çok iyi yerel değerlendirmeler bulunmaktadır. Berlin şehri, bütün kentin küçük bölümlere ayrıldığı ve bu bölümlerin her biri için, sakinlerin sosyo-ekonomik durumunun ve çevre sorunlarının değerlendirildiği iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Sosyo-ekonomik ve çevresel problemlerin birlikte yansıtıldığı bu harita, yerel yetkililerin, bu problemlerin yoğunlaştığı yerler ile sakinlerin yaşam kalitesinin en düşük olabileceği alanlarla uğraşmasına olanak tanımaktadır.

Özellikle Doğu ve bazı Güney AB Üye Ülkelerinde karşılaşılan ciddi bir sorun, kömürün evsel ısınma kaynağı olarak kullanılmasıdır. Bu, ciddi hava kirliliğine neden olmaktadır. Bununla birlikte, en fakir haneleri hedef alan ve kömür bazlı evsel ısınmadan gaza ya da diğer daha az kirletici kaynaklara geçişi destekleyen çeşitli ulusal sübvansiyon programları bulunmaktadır.

Değerlendirme için hangi bilgileri ve verileri kullandınız?
Sosyo-ekonomik veriler açısından, Avrupa genelinde tutarlı bir veri tabanı sağlayan Avrupa merkezli bir kaynak olduğundan ağırlıklı olarak Eurostat verilerini temel aldık. Tabii ki, verilerin ayrıntı dereceleri açısından bazı dezavantajlar bulunmaktadır. Sadece NUTS II ve III bölgeleri olarak adlandırılan büyük mekansal birimler için bildirimde bulunulduğundan, 150.000 ila 800.000 nüfuslu birimlerin altına düşmemektedir. Çevresel veriler açısından, hava kirliliği ve gürültü için ülkelerden AÇA’ya bildirilen ve burada tarafımızca değerlendirilen verileri kullanmaktayız. İklim verileri açısından, Avrupa ölçeğinde üretilen ve E-OBS olarak adlandırılan günlük gridlenmiş gözlemsel veri setini de kullandık. İklim değişkenlerini sosyo-ekonomik verilerle aynı mekansal düzeyde yansıtacak şekilde kurum içi analiz yapılmıştır.
Rapor neden sadece hava kirliliğine, aşırı sıcaklıklara ve gürültüye odaklanmaktadır?

Aşırı sıcaklıkların, insanların yaşamları üzerindeki etkilerini son yıllarda gözlemlenen hem soğuk hem de aşırı sıcaklıklara baktığımızda net bir şekilde görebilmekteyiz. Avrupa’nın hava kalitesinde önemli iyileşmeler olmasına rağmen, hava kirliliği Avrupalılar için önemli bir sağlık tehlikesi olmaya devametmektedir. Kıtadaki çeşitli noktalarda hava kirliliği seviyeleri ile ilgili gazete manşetlerini düzenli olarak görmekteyiz. Aynı zamanda gürültü açısından, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) her beş Avrupalıdan birinin,refahlarını etkileyebilecek yol gürültüsü seviyelerine maruz kaldığını tahmin etmektedir. Bu nedenle, insan sağlığı üzerinde en fazla etkiye sahip olan tehlikelere odaklandık. Odak noktamız kısmen de olsa verilerin mevcudiyeti ve bu tehlikeler hakkında sahip olduğumuz çok iyi bilgi birikimimizce belirlendi.
Bu rapor AÇA için ne anlama gelmektedir? Ne şekilde kullanılacaktır?
Bu raporla, çevresel verileri AÇA’da bulunan sosyo-ekonomik verilerle kıyaslayarak ilk kez analiz ettik. Bu rapor, daha ileri düzeydeki değerlendirmeler için bir başlangıç noktası sağlayabilir ve “Avrupa’da 2020 yılında çevrenin durumu” hakkındaki yayınlanacak raporumuz için bir kaynak olarak kullanılabilir. Çevre ve sağlık arasındaki ilişkileri inceleyen diğer raporlarımız da hazırlanmaktadır.

AB bu alanda destek olmak için başka neler yapmaktadır?
Raporumuzda gündeme getirdiğimiz konular, Avrupa Komisyonu ve diğer paydaşlar tarafından memnuniyetle karşılandı. Aslında, çeşitli AB aktörleri sosyo-ekonomik ve çevresel problemler arasındaki ilişkilerin zaten farkında olup, Avrupalıların refahını artırmak için bunların bir arada daha etkili bir şekilde ele alınmalarını sağlamak için çalışmaktadır. Fransa’daki son protestolar ve iklim değişikliği ile ilgili Avrupa genelinde öğrenciler tarafından yapılan gösterilerde gördüğü gibi, çevre ve sosyal konular arasındaki ilişki önemlidir. AB, bölgesel ve uyum politikaları gibi çeşitli programlar aracılığıyla sosyal ve ekonomik eşitsizliklere değinmektedir. AB’nin bu çabaları ulusal ve yerel düzeyde alınan diğer önlemleri tamamlamaktadır.

Aleksandra Kazmierczak

Büyüyen Kentler ve Sorunlar

Bilindiği gibi yaklaşık olarak son 15-20 yıl içinde, değişik nedenlerle köyler nerede ise tamamen boşaldı, kırsal alanlardaki nüfus kentlere taşındı. Birçok büyük kentimiz önemli ölçüde göç aldı. Beklenmeyen bu ani nüfus artışları, başta alt yapı sorunu olmak üzere önemli sosyal-ekonomik ve kültürel sorunları ortaya çıkardı.

Terk edilen köylerde tarımsal üretimle uğraşan küçük aile işletmeleri yok oldu, bitkisel ve hayvansal üretim önemli ölçüde azaldı. Tarıma dayalı sanayi hammadde yetersizliği sorunu ile karşı karşıya kaldı. Üretimdeki azalma gıda maddelerindeki fiyat artışlarına neden oldu.

Bunlar her gün yaşadığımız sorunlar durumuna geldi. Sorunlar giderek büyüdü. Siyasi çözüm arayışları maalesef yeterli değil. Merkezi yönetim bütçe kaynaklarını kullanarak veya borçlanarak İstanbul ve yöresine aşırı miktarda yatırım yapıp iş olanağı sağlarken göç giderek arttı. İstanbul’un nüfusu 16 milyona yaklaştı. Dünyadaki 131 ülkenin nüfusundan daha kalabalık bir kent oldu. Yerel yönetimlerin sorumlulukları arttı. Çoğu sorun çözülemez boyutlara ulaştı. İstanbul’un göç alması nedenlerinden farklı da olsa Ankara ve İzmir de aynı sorunla karşı karşıya. Bunlara bazı diğer büyük kentler de eklenebilir.

Sorun belli olduğuna göre çözüm üretmek gerekir. İlk akla gelen bu göçün durdurulması, ancak insanların bulundukları ortamda refah düzeyinin artırılması ve mutluluk içinde yaşamlarını sürdürmelerine imkan sağlanmasıdır. Bu mümkün mü, elbette.

Bu çözümün adı “KIRSAL KALKINMA” dır. Ülkemizde bugüne kadar çoğu hükümet yönetimi döneminde kırsal kalkınmaya az veya çok önem verilmiştir, ancak görünen o ki yeterli olunamamıştır. Tarım Kentler, Köy Kentler gibi projeler yaygınlaştırılamamıştır. Kırsal kalınmada en önemli olan vatandaşın üretime katkıda bulunmasının sağlanması, alın terinin ve hizmetinin paraya dönüştürülerek refah düzeyinin artırılmasıdır. Bunun sağlanabilmesi için de merkezi ve yerel yönetimlerinin önemli miktarda desteğine ihtiyaç vardır. Siyasi dönemlerin yanlış kararları ile köye ve kırsal kesime hizmet götürmekte olan kamu kurum ve kuruluşlarının kapatılmış olması, bu alanlardaki devlet tesislerinin satılması, kapatılması, yatırımların giderek azaltılması bizi bu sorunlarla karşı karşıya getirmiştir. Bir zamanlar “Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı” (1983-1991), “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı” (1991-2011) bugün yoktur. KÖY vurgusu yapılmamaktadır. Bilindiği gibi daha sonra KÖY yerine MAHALLE ifadesi kullanılmaya başlanmıştır.

Peki bu sorunların çözümü nedir?
Şimdi fazla yorum yapmadan maddeler halinde sıralayalım:
1. Öncelikle KIRSAL KALKINMA BAKANLIĞI adı altında yatırımcı, il ve ilçe teşkilatları olan yeni bir bakanlık kurulmalıdır,
2. Kırsal alanlarda yöresel kalkınmanın sağlanabilmesi için siyasetten uzak bilgili, birikimli ve becerikli kadrolar bir araya getirilmelidir,
3. Yerleşim birimleri (İl, İlçe, Kasaba, Mahalle, Köy) başta alt yapı sorunları olmak üzere tek tek incelenerek sorunları belirlenmeli, yatırım projeleri ve uygulama planları hazırlanmalıdır,
4. Bitkisel ve hayvansal üretim, tarıma dayalı sanayi, iş gücü, kalifiye eleman potansiyeli belirlenmelidir,
5. Küçük aile işletmeleri üretim birlikleri ile güçlendirilmeli, daha da önemlisi büyük işletmelerin oluşturulmasına önem verilmelidir,
6. Kırsal kesimde her türlü sağlık ve sosyal hizmetler kesintisiz ve kaliteli bir biçimde sürdürülmelidir,
7. Merkezi ve yerel yönetimler alt yapı, toprak, sera, hayvan, ahır gibi her türlü üretim aracı ve girdilerde destek sağlamalıdır,
8. Uygun alanlarda, doğru yer seçimi ve planlama yapılarak örnek köyler oluşturulmalıdır,
9. Belirtilen amaca uygun olarak kalkınmada öncelikli bölgelerde en az 3’er yeni kasaba kurulmalıdır,
10. İç Anadolu Bölgesi’nde her türlü kentsel donanımı ile kırsal kesimin çekim merkezi olabilecek yeni bir kent kurulmalıdır.

Bu önerilere başka maddeler eklenebilir ve kısa cümleler halinde sıraladığım öneriler ayrıntılı olarak açıklanarak içleri doldurulabilir. Aslında ülkemizde “Kırsal Kalkınma” çabaları yeni değildir, bu konuda çaba gösterilmiş ama yeterince başarıya ulaşılamamıştır. Bunun nedeni de siyasilerin tutum ve davranışlarıdır.

17 Haziran Dünya Çölleşme ile Mücadele Günü

Bugüne kadar yapılan araştırmaların sonucu olarak “Ortak Geleceğimiz” yer kürenin her geçen gün daha fazla çölleşmekte olduğunu görüyoruz. Bu istenmeyen durum dünya üzerinde yaşamakta olan insanları, canlı ve cansız varlıkları tehdit etmektedir.

İklim değişiklikleri başta olmak üzere insan faaliyetleri ve doğal değişimler buna neden olmaktadır. Sorun elbette çok büyüktür. Bunun önlenmesi mümkün olmasa bile oluş hızının azaltılması biz yaşayanların elindedir.

Alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız. Sen, ben, bizim oğlan başta olmak üzere, alınacak önlemlere ve önerilere uymak insanların görevi olduğunun bilincine ulaşmamız gerekmektedir.

Fazla ayrıntıya girmeden sıralayalım;
1. Suyu tasarruflu kullanalım,
2. Her türlü gıda maddesi israfından kaçınalım,
3. Atıklarımızı azaltalım,
4. Bilinçli tüketici olalım, alış veriş alışkanlıklarımızı frenleyelim,
5. Kasaya gitmeden önce aldıklarımızı tekrar gözden geçirerek “bunlara gerçekten ihtiyacım var mı” sorusunu kendimize bir kere daha soralım,
6. Tatillerimizde ve piknik alanlarını kullandığımızda çevreye duralı olalım, çevremizi temiz tutalım, bunun bir yaşam biçimi olduğunu çocuklarımıza ve torunlarımıza göstererek anlatalım,
7. Her türlü bitki ve hayvana zarar vermeyecek şekilde davranalım, onların yaşam ortamlarını koruyalım,
8. Ormanlarımızı korumaya özen gösterelim, mümkün olduğu kadar mangal pikniği yerine soğuk piknik yapmayı tercih edelim, piknik sonrası atıklarımızı toplayarak uygun yerlere bırakalım,
9. Orman yangınları konusunda duyarlı olalım, yangınlara neden olabilecek davranışlardan kaçınalım,
10. Tatlı ve tuzlu su ortamlarına zarar vermeyelim, kirletmeyelim.

Görüldüğü gibi alınacak önlemler oldukça basit. Hepimiz yapabiliriz.
Başaracağımıza inanıyorum.
Bu yer küreyi ve üzerindeki varlıkları gelecek nesillere daha iyi durumda bırakmak için elimizden geleni yapalım.

GÜNÜN YORUMU-Başlarken

Değerli doğa dostları; geçen her gün doğamız biraz daha tahrip olmakta, kirletilmekte, türler azalmakta, yok olmakta, biyolojik çeşitlilik kaybolmakta ve madde döngüsü bozulmaktadır. “ORTAK GELECEĞİMİZ” olan yerkürenin geleceği konusunda endişelerimiz giderek artmaktadır. Uluslararası ortamlarda alınan kararlar maalesef ulusal ortamlarda uygulanmamaktadır. Bunun bir yaptırımı da yoktur. Birleşmiş Milletlerin, EPA başta olmak üzere, uluslararası oluşumlarının çabaları sonuç vermemektedir. İş gelip gidip ülkeleri yöneten siyasilerde düğümlenmektedir. Bu kişiler siyasi gelecekleri, yandaş ve seçmen korumaları, rant kavgaları içerisinden çıkamamaktadırlar. Bunun sonucu olarak, hem doğa tahribatı giderek artmakta ve hem de bilgili, birikimli ve duyarlı doğa ve vatan severlerin tepkileri sonucu sosyal sorunlar da giderek artmaktadır. Bu yöneticiler iktidara gelene kadar en ileri düzeyde demokratik yönetimlerden bahsederken, maalesef iktidarı ele geçirdikten sonra evrensel insan hakları başta olmak üzere çoğu çağdaş hukuk kurallarını ve demokratik yönetim esaslarını hiçe saymaktadır.

Sonuç olarak; ülkeleri yönetenler doğa ve çevre konusunda yeterince bilgili, birikimli ve deneyimli olmadıkça ORTAK GELECEĞİMİZ’in başı derttedir.

VİDEOLAR


Environmental Control of Livestock and Poultry Housing

Secretary-General António Guterres calls for global action on climate change

Agricultural Wonder Drone

KİTAP ve MAKALELER

AGRICULTURAL TRADE, CLIMATE CHANGE AND FOOD SECURITY

FAO
The fight against soil erosion

Türkiye Çevre Raporu 2018, TÇMO

Türkiye Çevre Sorunları ve Öncelikleri, 2018

Türkiye’de Tabii Çevrenin Korunması, DPT, 1977 (Tarihi Bir Belge)

OECD Çevresel Performans İncelemeleri, Türkiye 2019 (Özet)

OECD Çevresel Performans İncelemeleri, Türkiye 2019 (Tam Rapor)

T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı, 2018 Faaliyet Raporu

Yenilenebilir Enerjiler 2018 Küresel Durum Raporu